Merhaba… Size bizi anlatacağım bugün. Bizi biz bile tanımıyoruz yeterince.

Önce kendimden başlayayım. Uzun saçlı, açık tenli biriyim. Yo yo, kendimi tanıtmak bu değil bence. Kestik. Baştan başlıyorum. Çok uzaktaki samimiyetin kokusunu alacak kadar keskin bakışlı biriyim. Yalandan gülmeler midemi bulandırır ve lavabo ararım. Sanat insanların çirkin yüzünü unutturur, tabiat bana ilham verir.

Çok konuşmam, kalbimi duyan olduğunda ise susmam. İnsanlar dış güzelliğe  vurgu yaptığında bir şiirle cevap veririm içimden: “Ve gördük ki; yüz değildir, insandır önemli olan. Ve lakin o da değildir, eylemdir önemli olan. Ve o dahi değildir, kalp olmadıkça. ”

Cahit Zarifoğlu şiirini değiştirdiğim için umarım bana kızmıyordur:)

Beni derinden sarsan bir olay yaşadım. Çok büyük yangın çıktı üst katımızda. Mobilyadan ziyade, yürek yakan bir yangındı.

Sara’ların evinde başladı. Beş yaşında. Bize pek benzemiyor Sara. O ve ailesi bizim gibi konuşmuyor. Ten renkleri biraz farklı, saçları da. Ama gözyaşlarımız aynı renk. Önceden bilsem de o gün farkettim bunu.

Çiçekli perdeleri, pencereleri, günlükleri ve sarı barbie bebekleri, her şeyleri yandı. Sarılarak uyumayı sevdiği, sallanan küpelerini bayramda kendisine hediye eden canından çok sevdiği babası da yanarak can verdi.

Kalabalık bir aileydi onlar. Amca çocukları Sara’larla beraber yaşıyordı. Yangın sonrası dışarıda kaldı hepsi. Yukarı mahalleden biri üç battaniye gönderdi, sosyal medyada üç ay bu yardımını anlattı…

Evimize aldık Sara’ları. Sokakta bırakamazdık elbette. Şubat ayazı nasıldır, bilmeyen konuşur sadece. Evimize alacağımız kişinin ten rengi, göz rengi mühim değildi . Hangi dil bildiği de önem arzetmiyordu bizim için. Bu yardımdan dolayı teşekkür edip etmeyeceği ise bizi motive etmez ya da üzmezdi. Biz işlerimizi onlara hoş görünmek için yapmazdık çünkü. İnsanlar takdir etsin diye de değil. Bize 1’in hoşnutluğu yeterdi. Tüm eylemlerimiz ve sözlerimiz de 1’e göre şekillenirdi zaten. Bizi hafifleten de, kaygıdan kurtaran da, özgürleştiren de buydu.

O büyük yangını söndürmeye babam ve dört abim koştu. Babam itfaiyeci. Yangına dayanıklı beş mont var girişteki dolapta. Abilerim de tecrübeli, nasıl yangın söndürülür biliyorlar.

Sara’ların evinde on üç tane civan gibi delikanlı vardı. Annelerini kurtarırken ikisi zehirlendi dumandan, vefat etti. Üçü de yanarak hayatını kaybetti.

Zaman acıları azaltmıyor ama derine gömülmesine yardımcı oluyor bence. Çünkü daha sessiz ağlıyor artık Sara ve annesi.

Beş aydır bizdeler. Akrabalarımız olanları yeni duymuş. Yangın söndürmeye gitti diye azarlıyorlar babamı. Size mi kaldı, diye anneme kızıyor halam… Söndürmeseydik yangını bizim eve ne olurdu, bilmiyorlar mı? Biliyorlar elbet. Ama anlamıyorlar. Anlamıyorlar Sara’nın ne kadar güzel güldüğünü, onun evcilik oynarken neden hep baba olmak istediğini… Reis Bey’de “Anlayabilseydiniz ağlayabilirdiniz” diyor ya mahkum, katılıyorum ona, ağlamaktan katılıyorum.

“Eviniz eskisi kadar temiz olmuyor, yemekleriniz de size zor yetiyordu, ne yiyorsunuz şimdi, sizin hakkınızda komşular ileri geri konuşuyor, Sena’ya artık daha az kıyafet alıyorsunuz” diye telefon ısınana kadar anlatıyor yengem. Kimse kimsenin rızkını yemez Şükriye demiyor annem, Sara’nın annesi duymasın diye.

Sara’nın abilerinden sekizi hayatta. Ortanca abisi oldukça tembel ve kavgacı. On beş günde on altı vukuat çıkarıyor. Dedemin marangozhanesine yardıma da gitmiyor. İstediğini yapmayınca kardeşime vuruyor. Mahalledekiler de şikayetçi. Pirinç çorbasındaki taş önce görülür. Diğer abileri değil de haylaz abisi sürekli dilde. Mahallede pirince pirinç diyen yok. Benim de canımı sıkıyor o taş. Görüyorum ama söylemiyorum mutfaktaki çikolataları cebine indirdiğini, babam da gizliyor ceketindeki yirmilikleri onun kaçırdığını. Çok kızıyorum ona ve nankörlüğüne .

Diğer abileri ise başka. Yatmadan önce  dua sesleri yankılanıyor koridorda. Koca koca abilerin dualarına ağlama sesleri karışıyor. Yakışır mı erkek adama ağlamak? Hem de ne yakışır. Bakışlarından belli minnettarlar bize, elini öpüyorlar her cuma dedemle babamın. Evladım, diyor babam, size bunu ikram eden biz değiliz, uzatan kepçeyiz sadece. Mahcubiyetleri iki kat artıyor nedense.

Babam Sara’ya “Kızım bir şeye ihtiyacın var mı?” dediğinde , “Hayır teşikkürler kızım.” diyor Sara. Türkçe’yi bilmediği gibi arsızlığı da bilmiyor. Teşekkürü bildiği gibi, minnettar olmayı da biliyor, sabrı da hamdı da…

Bordo saçlı kız … En sevdiğim defterimin kapak resmi.. Saman yapraklı eskiz defterim.. İçindeki portreler ve natürmortlar saatlerimi, günlerimi almıştı. Kedi resmini bir görmeliydiniz. Nasıl desem, insan anne edasıyla sahipleniyor çizimlerine, arasında bağ oluyor kedisiyle, kuşuyla. Ve yeşil zürafam, sarı filim.. Peyzaj çizimlerimle projelerim Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi mülakatını geçmem için ne kadar da önemliydi, bilseniz…

Sara’nın ortanca abisi defterimin yapraklarından uçak yapmış ve yelkenli on üç gemi… Güler misin, güldürür mü?

Öfkeme hakim olamadım bağırmaya başladım. “Bardağı taşıran son damla! İstemiyorum baba! Neden aldık evimize. Geleceğimle oynuyor bu çocuk.. Hem tembellik ediyor, hem de eziyet. Dedeme de yardım etmiyor…” diye bağırırken aklıma bu işte suçu olmayanlar gelmedi.

Şubat ayında cama vuran kar taneleri tıp tıp ediyor; öfkeliyim, ama duyuyorum…

Babam ve annem.. Ninem ve dedem .. Onları tanıyorum, bir suçlu yüzünden on suçsuzu sokağa atmaz.
Ne kalpleri müsade eder buna, ne inandıkları değerler sistemi, ne sözünü dinledikleri 1, ne de ben..

O tıp tıplar yere düşen göz yaşlarıymış, kar değil.

Ben de bu değilim.. Bu sözler de bana ait olmamalı. Bazen insan ağzını kıpırdatır, öfkesi konuşur. Öfke ise şeytandandır, bunu ise büyük ninem derdi. Sonra da eklerdi, allahumme salli ala seyyidina Muhammed. Çok gizemli konuşurdu büyük ninem.

Ben kendimi artık tanıyorum. Bizi biliyorum, siz de bilin istedim. Biz daire daire ayırmayız evleri. Farklı dairelerde otursak da bu bina bizim, mahalle bizim. Bir tek kent değil, dünya bizim.

Ülke sınırlarındaki teller, kaplerimizin çevresinde değil ki. Türk olması gerekmez yardım ettiğimizin, kıymet bilmesi de. 1 biliyor ya yeter. Hem menfaat için yardım etmem ki, sigorta şirketi miyim ben?

Biz,

gözü öbür dünyada, sırtına tüm dünyanın acısını yüklenmiş hamallarız. “Hamallık ki sonunda ne rütbe var, ne de mal.” şairler bugün bana çalışıyor, teşekkürler.

Biz,

aşık olunca şiir söyler, yandığımızda çay içeriz. Küfür değil, dua eder; çiçek açmasa da tohum ekeriz. Mesleğimizi itfaiyeci olarak bilin.

Babam o gün, yangını söndürmeye değil, acılara üflemeye gitti. Ortanca abisi yardım etmiyor diye diğer abilerini görmezden gelemezdik. Babamın ölme ihtimali var diye, anasını terk edemezdik.

Biz,

zalime ses çıkarmadan yaşamaktansa, mazluma el uzatırken ölmeyi yeğleriz.

 

Yine af dileyerek şairden söze devam ediyorum ..

“Şimdi biz taşıyoruz müjdenin kurşun yükünü

Çatlayacak yalanın çelik kabuğu

Bizim bahçemizde büyüyecek imanın güneş yüzlü çocuğu.”